Demo Site

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Tarihin En Arıza 8 Futbolcusu

Eric Cantona


Fransızlar'ın efsane futbolcusu Eric Cantona'nın arızalarını anlatmaya satırlar yetmez. Futbolcunun, Fransa'da kariyeri pek parlak geçmedi; yaşadığı olaylar, verdiği ölçüsüz demeçler (Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu yöneticilerine 'Salak' demişti...) yüzünden ülkesinde çok adres değiştirdi. Leeds United'da dirildi ve Manchester United'da efsane oldu.

En büyük arızası: 1995 yılında, Crystal Palace maçında kırmızı kartla oyun dışında kalırken, kendisine laf atan bir taraftara uçan tekme attı; dokuz ay futboldan men edildi.

Roy Keane


Şu sıralar Ipswich Town'ın teknik direktörlüğünü yapan Roy Keane, futbolculuk yaşamı boyunca; kavgalar, ırkçı söylemler ve kartlarla karşımıza çıktı. Arsenal-Manchester United maçında Patrick Vieira'ya 'Köle' demesi, aylarca tartışıldı. 2002 Dünya Kupası öncesinde, İrlanda Millî Takımı'nın antrenman tarzını ağır bir dille eleştirdi ve millî takımla ilişkisi kesildi.

En büyük arızası: 1997 yılında kendisini sakatlayan Norveçli Alf-Inge Haaland'ı, intikam almak için, dört yıl sonra çok sert bir şekilde sakatlayarak, 29 yaşındaki futbolcunun spor yaşamını bitirdi.

Paola Di Canio


Faşist kimliğini hiçbir zaman gizlemeyen Paolo Di Canio, listedeki bir diğer İtalyan futbolcu. İtalya'da ve İngiltere'de sürdürdüğü kariyeri boyunca 100'den fazla gol atan Di Canio'nun, siyasi tarafı her zaman gündemdeydi; o kadar ki, CV'sine Mussolini hayranı olduğunu yazdığı söylenir.

En büyük arızası: 2005 senesinde emekçilerle özdeşleşmiş Livorno ile yaptıkları maçta sahanın ortasında Nazi selamı verdi.

Graeme Souness


ngiltere, İskoçya ve İtalya'da birçok maçta kırmızı kart gören İskoç Graeme Souness, rakiplerine yaptığı sert faullerle tanınıyordu. Teknik direktörlük hayatında Galatasaray'ı da çalıştıran Souness, en son 2006 yılında Newcastle United'ın başındaydı.

En büyük arızası: 1996 yılında, Türkiye Kupası Finali'nde Galatasaray Fenerbahçe'yi mağlup edince, santraya Galatasaray bayrağını dikerek, unutulmaz bir olaya imza attı.

Edmundo


Brezilya Millî Takımı'na kadar yükselmiş yetenekli bir forvet olsa da, Edmundo, 18 yıllık kariyerinde neredeyse her yıl takım değiştirdi. 'Hayvan' lakaplı futbolcu, saha içinde sürekli kavga hâlindeydi. Ama aynı zamanda evinin arka bahçesine, oğlunun doğum günü için sirk kurduran ve şempanzeye viski içirdiği iddia edilen renkli bir kişilikti...

En büyük arızası: 2008 yılında, Juninho'ya tükürdüğü için oyundan atıldı. Ardından, soyunma odasında, bir başka futbolcuya tekme attı.

Marco Materazzi


36 yaşındaki İtalyan, dünyanın en agresif ve provokatör oyuncularından biri. Futbol tarihinin en efendi futbolcularından Zinedine Zidane'ı, 2006 Dünya Kupası finalinde, kendisine kafa attıracak derecede çileden çıkaran Marco Materazzi, cüssesi ve gücüyle rakiplerine korku salıyordu. Zidane; olaydan sonra, Materazzi'nin, annesine ve kız kardeşine küfrettiğini öne sürdü.

En büyük arızası: 2004 yılında, Siena'lı futbolcu Bruno Cirillo'yu soyunma odasında dövdü ve iki aylık bir ceza aldı.

Andoni Goikoetxea


Listenin en acımasız, en sert isimlerinden biri olan İspanyol Andoni Goikoetxea, kariyerinin büyük bir kısmını Atletico Bilbao'da geçirdi. Bask ekibinde yaptığı birbirinden sert faullerle tanınan Goikoetxea'nın lakabı, 'Bilbao Kasabı'ydı.

En büyük arızası: 1983 yılında, Diego Armando Maradona'yı, Barcelona'da forma giyerken ciddi bir şekilde sakatladı. O maçta giydiği kramponlarını, ödülleriyle sakladığını açıkladı

Jose Batista


ruguaylı Jose Batista, 163 cm'lik boyuna rağmen, sert oyunuyla savunmada iyi işler çıkarabiliyordu. 21 yıllık kariyerinde, Uruguay'ın ve Arjantin'in birçok kulübünde forma giydi.

En büyük arızası: 1986 Dünya Kupası'nda Uruguay, İskoçya ile karşı karşıya gelirken, Batista henüz 56. saniyede kırmızı kart gördü ve Dünya Kupası rekorlarından birine sahip oldu.

Atatürk Hakkında Bilinmeyen Gerçekler !

1."ATA" LAFINI SEVMEZDİ
"Atatürk" hitabını ilk kez donemin Türk Dil Kurumu Başkanı bir
konuşmasında kullanmış, Mustafa Kemal de çok beğenerek soyadı olarak
almıştı.Kendisine "Ata" diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazdı.

2.EN SEVDİĞİ YEMEK
Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayatı
boyunca en sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı. Tatlıya
düşkün değildi ama cani istediğinde çok sevdiği gül reçelini tercih
ederdi.

3.EN BÜYÜK HAYALİ DÜNYA TURUNA ÇIKMAKTI
Ömrü yetseydi bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki
çalışmalarını genişletmek en büyük hayaliydi.

4.BAŞUCU KİTABI "ÇALIKUŞU"YDU
Binlerce kitabi vardı. Ama bunların arasında bir tanesini hayatı
boyunca hatta cephede bile başucundan ayırmadı. Reşat Nuri
Güntekin'in ünlü "Çalıkuşu" romanını hep yanında taşır, her gün rast
gele bir yerinden acar, birkaç sayfa okurdu.

5.KABUL SALONUNDAKI AT YAVRUSU
Atlardan sonra en sevdiği hayvan köpekti. "Fox" adını verdiği köpeği,
Gazi`nin yatağının ayak ucunda uyurdu. Hayvanlara düşkünlüğü o
dereceydi ki bir gün misafirlerinin de görebilmesi için yeni doğmuş
bir tayla annesinin Cankaya Kosku kabul salonuna getirilmesini bile
emretmişti.

6.TAM BİR SALON ADAMI
En sevdiği dans valsti. Müzik zevki çeşitlilik gösteriyordu.Klasik
Bati müziği dışında Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi.

7.GÖMLEKLERİNİN TÜMÜ BEYAZDI
Gömleklerinin hepsi beyazdı. Bu gömlekler ilk yıllarda İsviçre`de
özel olarak dikilirken sonra yerli mali kullanma kampanyasına öncülük
edebilmek için Beyoğlu`nda bir terziye diktirilmeye başlanmıştı.

8.DOLABINDA LACİIVERTE YER YOKTU
Takım elbiselerinin tasarımlarını hep kendisi çizerdi. Lacivert takım
giymeyi sevmezdi.

9.ÖLÇÜLERİ
Boyu 1.74 idi. Hayatinin son dönemlerine kadar 76 olan kilosu
hastalığının ilerlemeye başlamasıyla 46'ya kadar düşmüştü. 43 numara
siyah rugan ayakkabı giyerdi.

10.RUMELİ ŞİVESİ
Özenli ve temiz bir Türkçe konuşurdu. Ancak bazı kelimeleri Rumeli
şivesiyle telaffuz ederdi.

11.HAZİN BİR HİKAYE
Hayatında bir donem çok önemli yer tutan Mustafa Kemal`in
evlenmesinden sonra hayatına trajik bir şekilde son veren Fikriye
Hanim`in mezarının nerede olduğu bilinmiyor.

12.CUMHURBAŞKANLIĞINDAN SIKILIYORDU
Hayatinin çoğunu geçirdiği savaş cephelerinden sonra Cumhurbaşkanı
olarak geçirdiği yıllar ona bir tecrit yaşantısı gibi geliyor, çok
sevdiği halkından ve sade bir vatandaş yaşamından uzaklaştığını
düşünüyordu.

13.PAPA`NIN TEMSİLCİSİNE ELBİSE
Kıyafet Kanunu çerçevesinde tüm din adamlarının dini kıyafetleriyle
sokağa çıkmaları yasaklanınca, Monsenyör Roncalli`ye kendi terzisi
Kemal Milaslı eliyle bir koleksiyon hazırlattı.

14.KENDİSİ TIRAŞ OLMAZDI
Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hoş değildi.Yataktan kalkar kalkmaz
odasındaki divanin üzerine bağdaş kurarak oturur, günün ilk kahvesini
sigarasını içerdi. Bir özelliği de kendi kendine tıraş olmamasıydı.

15.DÜZEN TAKINTISI VARDI
Evinde, çevresinde hatta konuk olduğu evlerde bile eğri duran
eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.

16.HOŞGÖRÜLÜ LİDER
Köylünün birinin gazete kağıdına sardığı tutunu içmeye çalışırken eli
yanmış, "Alin bunu kendi içsin" diyerek Atatürk`e küfretmişti.
Mahkemeye çıkarılacaktı. Atatürk olayı dinledikten sonra "Onu
mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin" dedi.

17.SİGARA PAZARLIĞI

Hastalığının başlangıcında kendisini muayene eden Dr.Fissinger günde
kaç paket sigara içtiğini sormuş, Atatürk "sekiz" demişti. Doktor
bunu günde bir pakete indirmesi gerektiğini söyleyince gülümseyerek
cevap vermişti: "Ben zaten bir paket içiyorum. Bundan sonra bunu
sizin izninizle yapacağım".

18."BU NASIL HALKÇILIK?"
Bir sabah milletvekilleri ile trene binmişti. Kondüktörün
milletvekillerinden bilet parası almamasına sasırmış nedenini
sormuştu.Trenin milletvekillerine bedava olduğunu öğrenince epey
sinirlenmiş, "Ne de güzel halkçılık ama" demişti.

19."LAİKLİK ADAM OLMAKTIR!"

İlk mecliste bir oturum sırasında üyelerden biri laikliğin ne manaya
geldiğini anlamadığını söyleyince Gazi çok sinirlenmiş ve elini
kürsüye vurarak bir din bilgini olan üyeye cevap vermişti: "Adam
olmak demektir hocam, adam olmak!"

20.KURBANLARI BAĞIŞLARDI

Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara
bakamaz böyle durumlarda sırtını döner yada kesilmelerini engellerdi.

21.YABANCI DİLE MERAKI
Askeri lisede öğrenmeye başladığı Fransızca'yı sonraki yıllarda
geliştirdi. Zengin bir kelime bilgisi vardı. Konuşurken araya
Fransızca sözcükler de eklerdi.

22.FASULYESİNE POKER
Kumardan hoşlanmaz ama arkadaşlarıyla fasulyesine poker oynardı. Oyun
sonunda kazandıklarını iade ederdi.

23.KAN GÖRMEYE DAYANAMAZDI
Cephelerde düşmanla göğüs göğüse savaşmış biri olarak en ilginç
özelliği savaş meydanları dışında kan görünce fenalaşmasıydı.

24.KULAKLARI DUYAN TEK KİŞİ
Fransız tarihçisi Herriot Ankara`ya geldiğinde Gazi`nin kulaklarının
duyuyor olmasına sasırmış anılarında bunu esprili bir dille
anlatmıştı: "T.C`de bir tane kulakları duyan kişi var onu da
Cumhurbaşkanı yapmışlar".

25.BİR RİCASI BAŞ TACIDIR

Bir gün halk arasında dolaşırken çarşaflı bir kadına
rastlamış, "Hafız Hanim benim hatırım için başındaki örtüyü acar
mısın?" diye sormuştu. Kadın bas örtüsünü açarak, Atatürk`ün önünde
eğildi ve ellerini öptü.

26.BİLARDO VE YÜZME

Sportmen kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider ve bilardo
oynardı.

27.EN BAŞARILI DERS

Eğitim hayatı boyunca en başarılı dersi matematikti. Pozitif
bilimlere ilgisi hayatı boyunca sürdü.

28.YAGCILARA GECIT YOK

Yağcılara çok kızardı Bir aksam sofrasında kendisine gereksiz şekilde
iltifat eden Abdülhak Hamit`e müdahale etti.

29.SON YILBASI GECESI

1937`yi 1938`e bağlayan son yılbaşı gecesini Dışişleri Bakanı Tevfik
Rüştü Aras ile bas basa geçirmişti. O gece dolabındaki bazı
elbiseleri bakana hediye etmişti.

30.KÖŞKTEKİ GÜVERCİNLİK
Kuşları çok severdi. Çankaya Köşkü`nde özel bir bakıcının ilgilendiği
güvercinliği vardı.

Aspirin

1897 Yılından Beri Keşif

Aspirin Ödülü`nün son sahibi ilacın damardaki etkilerini gösteren Dr. Derek Gilroy oldu.

Eğer bir yıl içinde satılan tabletlerini yan yana dizerseniz Dünya`dan Ay`a gidiş-dönüş mesafesini kaplıyor. Sadece ABD`liler bir yılda 80 milyar kutusunu yutuyor. Hakkında bugüne kadar 25 bini aşkın bilimsel tebliğ var. Kalp, bunama, dişeti hastalıkları, katarakt, baş ağrısı, soğuk algınlığının yanı sıra erkeklerde felç geçirmeyi yüzde 30 azalttığı yönünde yapılan araştırmalar bulunuyor. Her gün bir tane tüketildiğinde kalp krizi riskini azalttığı belirtiliyor.

Bu maddenin adı Asetil Salisilik Asit, yani ASA. Yani Aspirin. Yani, dünyanın en çok tanınan ve üzerinde en fazla araştırma yapılan ilacı. Pek çok kişinin deyişiyle `100 yıllık mucize`. Hâlâ vücuttaki yeni etkileri keşfedilmeye devam eden Aspirin, bu yıl da bir bilim adamına ödül getirdi. Üretici Bayer`in 10 yıldır düzenli olarak verdiği `Aspirin Ödülü`nün son sahibi, ilacın iltihaplanmayı nasıl giderdiğini fareler üzerindeki deneylerle gösteren Dr. Derek R. Gilroy.

Akyuvar rehberi
Dr. Gilroy`un yaptığı araştırmaya göre Aspirin, vücuttaki iltihaplanmayı damarlara etki ederek gideriyor. Çünkü Aspirin, vücudun nitrik oksit salgılanmasını sağlıyor. İltihaplanma durumunda vücut hemen alarma geçiyor ve sorunun meydana geldiği bölgeye akyuvar (lökosit) gönderiyor. Ancak akyuvarlar `görev bölgeleri`ne giderken yollarını şaşırıp damarlara yapışıyor. Nitrik oksit akyuvarların damarlara yapışmasını engelliyor. Aspirin ise vücudun nitrik oksit salgılamasını sağlıyor.

36 yaşındaki Dr. Gilroy, faralere verilen ASA`nın ardından damarlarda akyuvarların nasıl hızla hareket ettiğini mikroskoptan elde edilen görüntülerle ortaya koydu. "Nitrik oksit damarlar üzerinde etkili. Lökositlerin damar sisteminden ayrılmasını sağlıyor. Nitrik oksiti artırırsak bunu etkin yapabiliriz dedik. Aspirin verince akyuvar sayısının arttığını gördük. Bu, Aspirin`e has bir etki" diyen Gillroy, 10 bin avroluk ödülün sahibi oldu.

Eski Mısır`da da kullanıldı
100 yılı aşkın süredir pek çok rahatsızlıkta kullanılan Aspirin`in geçmişi aslında çok daha eskilere dayanıyor. Asprinin esas hammadesi olan söğüt yaprağı binlerce yıl boyunca ağrı giderici olarak kullanılmış. Eski Mısır yazılı belgelerinde adı geçen söğüt ağacından, tıbbın babası Hipokrat`ın da ağrı kesici olarak yararlandığı biliniyor.

Ancak söğüdün, bugün hepimizin kullandığı bir ilaca dönüşme serüveninde en büyük pay sahibi olan kişi Alman kimyager Felix Hoffman. `Aspirin`in babası` olarak da adlandırılan Hoffman, laboratuvar ortamında ASA üretmeyi 10 Ağustos 1897`de başardı. Ve o günden beri de hem Bayer firmasının hem de dünyanın en tanınan ilacı oldu Aspirin. Çok basit bir içeriği olan ilacın her yıl kullanım alanı genişliyor.

Soğuk algınlığıyla üç yıl
Aspirinin C vitamini desteğiyle soğuk algınlığı tedavisinde de kullanıldığını belirten Cardiff Üniversitesi Biyolojik Bilimler Fakültesi Soğuk Algınlığı Merkezi yöneticisi profesör Ronald Eccless, "200`ü aşkın virüs soğuk algınlığına neden oluyor. Kişinin yılda 2-5 kere yakalandığı soğuk algınlığı, burunda başlıyor. 75 yıl yaşarsak 200 kez soğuk algınlığı geçiriyoruz. Bu, ömrümüzün üç yılı demek! 1918`deki İspanya gribi salgınında Aspirin çok etkili olmuştu. Soğuk algınlığında Aspirin hâlâ çok etkili" dedi.

Ölümle İlgili Bilinmeyen Gerçekler

Ölümden sonra üç gün içinde akşam yemeğinizi öğütmenize yardımcı olan enzimler sizi yok etmeye başlar. Bozulmuş hücreler bakteriler için besin kaynağı olacak ve vücudunuz kısa bir süre içinde çürüyecek.

Ölüyü gömme geleneği 350 bin yıl öncesine dayanıyor. İlk olarak İspanya'nın Atapuerca bölgesinde ortaya çıktığı düşünülüyor.

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren ortalama 100 milyar insanın öldüğü tahmin ediliyor.

1951 yılından beri neredeyse hiçbir ABD'li aşırı yaşlılıktan dolayı ölmedi...

Canlının ölmesi ne şekilde olursa olsun, her koşulda oksijen yetersizliğinden dolayı gerçekleşiyor. Hangi nedenden dolayı ölürseniz ölün, oksijen solunumu kesilince hayat sona eriyor...

Sadece ABD'de toprağa gömülen ölü vücutlardan 827,060 galon akıcı sıvı toprağa salınıyor. Bu da havaya hidroklorik asit, sülfür ve karbondioksit karışması anlamına gelir.

İsveç'te Promessa isimli şirket ölü bedenini sıvı nitrojen içinde dondurarak özel bir işlemden geçiriyor. Mısır nişastasından hazırlanmış özel bir tabut içinde toprağa gömüyor. Buna da 'ekolojik defin' adını veriyor

Hindistan'daki zerdüştler ölülerini akbabaların yemesi için açıkta bırakıyor.

Akbabaların çoğu insan ve sığır leşi yemekten ölüyor.

Madagaskar yerlileri ölülerin kemiklerini toprağın altından çıkarıp, kasabanın etrafında bir tur gezdirdikten sonra tekrar gömüyorlar. Bu törene 'famadihana' adı veriliyor.

Pis Kokudan Kovulma

Pis Kokusundan Dolayı Kovulan Elçi Veli lakaplı II. Bayezid'in padişahlığı. döneminde İstanbul'a Moskova kralının elçisi sıfatıyla Mihail Plachtneef isimli birinin geldiğini . .

Bu adamın insanı istifra ettirecek kadar pis kokmasından dolayı yıkanması için hamama götürüldüğünde bu keferenin hayatında hiç hamam görmemiş olup yıkanmak ve çamaşır değiştirmek adetine aşina olmadığı için kimse ile görüştürülmeden pisliğinden dolayı İstanbul'dan kovulduğunu...

Güneş'in sıcaklığı kaç derecedir?

Güneş, Güneş Sistemi'ndeki en büyük gök cismidir. Çok sıcak ve yanmakta olan bazı gazlardan oluşur. Bu nedenle, yüzeyinde her saniyede milyonlarca atom bombası patlamasına eşit güçte patlamalar olur. Bu patlamalarda boyu Dünyamız'ın büyüklüğünün 40-50 katı olan alevler fışkırır.

Ateşten bir topa benzeyen Güneş, yüzeyinden çok büyük bir ısı ve ışık yayar. Eğer, Güneş olmasaydı, her zaman gece olurdu ve her yer buzla kaplı olurdu. En önemlisi daha önce söylemiştik ya! Dünya'da yaşam yani biz olamazdık.

Güneş'in sıcaklığı derece 6000 dış yüzeyinde, içindeki sıcaklık ise 12 milyon derecedir.
Çünkü, uzay (uzay filmlerinden de hatırlarsınız) karanlık bir yerdir. Dünyamız da bu karanlık yerdeki bir gök cismidir. Bu karanlık yerin içinde Dünyamız'ı Güneş'ten başka aydınlatabilecek ve ısıtabilecek bir gök cismi yoktur.
Ancak, Güneş'ten yayılan ışık çok parlaktır. Havanın açık olduğu bir günde Güneş'e bakmayı denemişsinizdir. Hatırlayın bakalım. Birkaç saniye bakınca gözleriniz kamaşmıştı, değil mi? Aslında, Güneş'e bu parlak ışık nedeniyle doğrudan bakmak çok tehlikelidir. Gözlerimize bu parlak ışık zarar verebilir. Ayrıca, yazın uzun süre Güneş'te kalmak da tehlikelidir. Hatta, cildimizde uzun bir tedaviyi gerektirecek çok ciddi yanıklar oluşabilir. Çünkü, Güneş'ten yayılan ısı özellikle yazın çok yüksek olur. Oysa Güneş, Dünya'ya milyonlarca kilometre uzaktadır ve uzaya yaydığı ısının sadece binde ikisi Dünyamız'a ulaşır.
Peki Güneş'ten çok uzakta olmasına rağmen, Dünyamız'da sıcaklık bu kadar yükselebiliyorsa, acaba Güneş'in üzerindeki sıcaklık ne kadardır?
Bilim adamları, bu konuda yaklaşık sayılar verebilirler. Ama bu sıcaklığı, bildiğimiz herhangi bir şeyin sıcaklığıyla karşılaştırarak anlamak mümkün değildir. Bir düşünün! Güneş'in sıcaklığı derece 6 bin yüzeyinde olduğunu, içinde ise sıcaklığın 12 milyon dereceye kadar yükseldiğini... Bunu bildiğimiz neyle karşılaştırabiliriz ki? Elimizle sıcak suya temas ettiğimizde 50 dereceden fazlasına dayanamayız. En sıcak yaz günlerinde bile hava en fazla 40-50 derece civarındadır. Güneş bize biraz daha yakın olsaydı, Dünya üzerindeki herşey sıcaktan kavrulur kül olurdu. Ancak, biraz daha uzakta olsaydı, bu sefer de herşey buz tutardı. Tabi ki her iki şekilde de yaşam mümkün olmazdı.

Gökyüzü Neden Mavidir?

Gökyüzünün mavi görünmesinin (olmasının değil görünmesinin! çünkü normalde atmosferimiz daha doğrusu hava renksiz bir gazdır!) tek sebebi kırılma olayıdır.
Güneş ışınları atmosfere girdiğinde atmosferdeki gaz moleküllerine ve toz parçacıklarına çarparak saçılır. Gün ışığı değişik dalga boylu birçok ışından oluşur. En kısa dalga boylu mavi ışınlar atmosferin üst tabakalarındaki küçük parçacılar tarafından hemen saçılırlar. Fakat kırmız
ışık (ki en büyük dalga boylu ışıktır!) saçılmak için daha büyük parçacıklara çarpmak zorundadır.
Gökyüzü açık olduğunda, mavi ışık diğer ışıklara oranla en fazla saçılan ışıktır. Bu yüzden de gökyüzü mavi görünür. Mesela gökyüzü yoğun bulutlarla veya dumanla dolu olduğunda, tüm ışınlar nerede ise aynı oranda saçılır. Bu da gökyüzünün gri renkte görünmesine sebep olur.
Gün batımında veya doğumunda ise güneş ışınları atmosfere eğik girdikleri için daha fazla yol katetmek zorunda kalırlar. Bu yüzden daha çok ışın ve renk saçılır ve o posterlere konu olan, şahane gün doğumu ve batımını gözlemleyebiliriz. Çok az saçılmış olan kırmızı ışık ise güneşe ve ufuğa kızıl veya portakal görüntü verir.

Dünyanın en büyük elması hangisidir?

Dünyanın en büyük elması olarak bilinen 191 karatlık Işık Dağı ya da Kuh-i Nur adıyla tanınan elmas Hindistan'da bulunmuştur ve bugün, İngiltere Krallık Hazinesi'ndedir.

En hızlı koşan kuş hangisidir?

Devekuşları dünyadaki en büyük kuşlardır. Boyları bizim boyumuzdan daha uzundur. Bir devekuşu yaklaşık 2,5 metre uzunluğunda ve ortalama 120 kilo ağırlığındadır.Orta Afrika'da gruplar halinde yaşayan bu kuşlar uçma kabiliyetine sahip değildirler. Uzun bacaklarıyla çok hızlı koşarlar, o kadar hızlıdırlar ki, hiçbir insan koşarak onlara yetişemez. Devekuşu hayvanlar alemindeki en hızlı koşan kuş ve 1 saatte yaklaşık olarak 70 kilometrelik bir hıza ulaşabilmektedir. Devekuşunun her bir ayağında sadece iki parmağı vardır. Üstelik bu parmakların biri diğerinden çok daha büyüktür. Ve devekuşları yalnızca bu büyük parmaklarının üzerinde koşarlar.
Ayrıca, en hızlı koşan kuş devekuşları hızlı koşmalarını sağlayan uzun bacakları sayesinde usta bir dövüşçüdürler. Ayaklarıyla tekme atarlar ve pençeleriyle düşmanlarına karşı rahatça kendilerini savunurlar.

Dünyanın bu en büyük kuşunun yumurtası da kuş yumurtalarının en büyük olanıdır. Bu dev yumurtalar için kumda geniş bir çukur kazar ve buraya tüm yumurtaları yerleştirirler. Fakat 10-12 tane yumurtladıklarında çukurun büyüklüğünü de ona göre ayarlamaları gerekir. Eğer devekuşu, çukuru, kumda değil de toprakta açsaydı, bu çok zaman alırdı ve kuşun çok fazla enerji harcamasına sebep olurdu. Gerçekten de kumun taşınması, toprağa göre daha kolaydır. Kumu elinizle bile eşeleyebilirsiniz, fakat toprak için en azından bir kürek gereklidir.

Yumurtadan çıkan yavrular savunmasızdır. Her an yırtıcı bir kuşa yem olabilirler. Ancak, yavrular bir tehlike ile karşılaştıklarında kendilerini korumak için yere yamyassı serilerek ölü taklidi yaparlar. Bu şekilde, düşmanları onların ölü olduğunu düşünerek onlara saldırmaz. Bu taklidi bütün yavrular aynı şekilde uygular.

Pusula ve Telgraf'ı kim icat etti?

Pusulayı MS 100 yılında Çinliler icat etti. Manyetik bir ortamda serbest bırakılan bir objenin kuzeye yöneleceği prensibinden hareketle pusulanın keşfi gerçekleşti.
Telgraf: William Cooke ve Charles Wheatstone adlı iki İngiliz1837 yılında , teller üzerinden elektrik akımı göndererek mesaj iletmeyi başardılar. Böylece ilk elektrikli telgraf makinesı ortaya çıktı. Elektrik akımı, alıcı cihazın kadranındaki bir dizi iğneyi hareket ettirerek ulaştırılacak mesajın ekranda belirmesine yardımcı oluyordu.
Mors Alfabesi: 1843' te Samuel Morse, telgraf mesajlarında nokta ve çizgilerden oluşan ünlü Mors Alfabesi' ni geliştirdi. Morse, Baltimore' den Washington' a uzanan 60 km' lik bir telgraf hattı kurarak, hattı başkanlık seçimleriyle ilgili haberleri iletmek için kullandı.

Aya ayak basan ikinci insan kimdir?

Ay ikinci insan, Ay'a ayak basan ikinci insan Edwin "Buzz" Aldrin. Apollo 11 uzay aracı ile 20 Temmuz 1969 tarihinde Ay'a ayak basan ilk insan ise Neil Armstrong'dur. Neil Armstrong'un Ay'a ayak basmak ile ilgili olarak söylediği "Benim için ufak bir adım, fakat insanlık için büyük bir" sözü, 20. yüzyılın en önemli sözleri arasındadır.

Tavuk ne renk yumurtladığı nerden anlaşılır?

Tavuğun ne renk yumurtlayacağını kulak memelerinin rengine bakarak anlamak mümkün. Eğer kulak memeleri beyazsa yumurtası beyaz, kırmızıysa yumurtası kahverengi oluyor.
10'uncu yüzyılda İran'ın veziriazamı olan Abdul Kasım İsmail, kitaplarına çok düşkün bir adammış. Bu sıradan bir düşkünlük değil. 117000 cilt kitaptan oluşan kütüphanesini nereye giderse yanında götürüyormuş.Bu iş için develeri kullanıyormuş. Özel eğitimli 400 deve, alfabetik olarak sıralanarak vezirin kitaplarını taşıyorlarmış.

Okyanusun en derin noktası neresidir?

Bir kilogram ağırlığındaki bir cismin okyanusun en derin noktası olan Mariana Çukuru'na ulaşması tam bir saat alıyor.
İkinci Dünya Savaşı'nda ABD'liler, yarasaları bomba ikmali için kullanmayı denemişler.

Kağıt ne zaman ve nerde icat edildi?

Lidyalılar zamanında icat edilen para, ister madeni İster banknot olsun, İnsan hayatına damgasını vuran en önemli sembollerden biri olmuştur.Para kağıt icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetlii metallere kadar çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanıldı.
Tarihteki ilk madeni para basımı I.Ö. VII. yy' da Anadolu' da Lidyalılar tarafından gerçekleştirildi. Dünyanın ilk büyük darphanesi Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul Simkeşhane' de kuruldu. M.Ö. 118 yılında deri para kullanan Çinliler, M.S. 806 yılında da ilk kağıt icat parayı yaptılar. Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17. yy sonlarına rastlıyor. İlk kağıt icat para'nın 1690' lı yıllarda ABD ve İngiltere hükümetleri tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı biliniyor.
Osmanlı İmparatorluğunda ilk kağıt paralar idari, sosyal ve yasal reformların gündeme geldiği Tanzimat Döneminde tedavüle çıkarıldı. İlk Osmanlı Banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında "Kaime-i Nakdıye-i Mutebere" adıyla, bugünkü dille "Para Yerine Geçen Kağıt", bir anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine bonosu niteliğinde düzenlendi. Matbaada basılmayan ve elle yapılan bu paraların her birine resmi mühür vurulurdu Osmanlı Yönetimi, 1842 yılından itibaren de matbaada para basmaya başladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da 1915 yılından itibaren altın ve Alman hazine bonolarını karşılık göstererek dört yıl boyunca, yedi tertipte toplam 160 milyon liranın üzerinde banknot çıkarttı. Bu banknotlar "evrak-ı nakdiye" adı altında Türkiye Cumhuriyeti' ne intikal etti ve Cumhuriyetin ilk yıllarında kağıt para bastırılmadığından 1927 yılının sonuna kadar tedavülde kaldı.

Çamaşır makinesi

Çamaşır makinesi 1908'de Alva John Fisher tarafından icat edildi. Makinenin içine yatay olarak yerleştirilmiş metal tambura kirli çamaşırlar konuluyordu. Tambur, elektrik yardımıyla döndürülüyor ve hareket sırasında çamaşırlar sürekli suyla temas ederek temizlenmiş oluyordu. İlk kurutuculu çamaşır makinesi ise 1924'te üretildi.


Temel Reis



Popeye veya Türkçe dublajda bilinen adıyla Temel Reis Elzie Crisler Segar'ın oluşturduğu dünyaca ünlü, ıspanak yiyerek güçlenen, çizgi roman karakteridir. Sevgilisinin Adı Olive (Türkçe Safinaz) 'dır. Başlıca düşmanı Bluto (Türkçe Kabasakal) adlı hayali karakter olan Temel Reis, kendi döneminde izleyicilerine rotoskopmakinesiyle sunulmuştur.
Bugüne kadar kaydedilmiş en büyük dalga, 1971 yılında Japonya'nın ishigaki Adası'nda 85 metre yüksekliğine ulaşmıştır.

Bugüne kadar ölçülmüş en büyük buz dağı, 200 mil uzunluğunda ve 60 mil genişliğindedir ve Belçika'dan daha büyük bir yüzölçümüne sahiptir.

Berlin Duvarı Gerçekleri

Animasyon herşeyi anlatıyor.

Hitler ve Beetle

Hitler (kürsüde), aracı 1938'de düzenlediği görkemli bir törenle tanıttı.

Adolf Hitler'in emriyle halk için yaratılan Beetle, 72 yıl boyunca üretildi ve gitmediği ülke kalmadı. Özgürlüğün sembolü olan 'tosbağa', milyonlarca kişinin ilk otomobiliydi


Onun adı Avrupa'da böcek, Türkiye'de vosvos, tosbağa ya da kaplumbağa. Adı değişiyor ama kendisi hep aynı; kambur bir kasa, hava soğutmalı motor ve yuvarlak farlarıyla gülümseyen bir yüz. Çoğumuz bilmiyor olabilir ama Volkswagen Beetle'ın fikir babası Nazi Partisi lideri Adolf Hitler'di.
Hitler, 1931'de Porsche markasının yaratıcısı olan Avusturyalı mühendis Ferdinand Porsche'a düşük maliyetli bir 'halk' otomobili yaratması emrini verdi. Tabii o dönemde Porsche marka otomobiller üretilmemişti bile. 1932'de ortaya saatte 100 kilometre yapan dört kişilik ilk sivil Volkswagen çıktı. Ancak Hitler, otomobilin 'çirkin' olduğunu söyleyerek hatlarını yumuşattı ve kendi tasarımıyla son haline getirdi. Yeniden tasarlanan ilk araçlar 1938'de Hitler'in de katıldığı bir törenle tanıtıldı. Hitler, 'KdF wagen' isimli otomobilin Almanya endüstrisini geliştireceğine inanmış olmalıydı ki Porsche'a Wolfsburg kalesinin yanında bir fabrika kurdu.

Kar-buz dinlemiyor

Kaplumbağanın arkada konumlanmış motoru, buzlu yollarda kaymayı engelliyor, hava soğutmalı motor soğuktan donmuyordu. O zamanlar kar açma araçları, hatta kar lastikleri bile icat edilmemişti. Hitler'in isteğiyle kazandırılan bu özellikler savaşta işe yaradı. Aracı almak için erken başvuru yapanlar için haftalık 5 marklık taksitler hazırlandı. 300 bin başvuru sahibinden paralar toplanmaya başlandı ama 1939'da çıkan İkinci Dünya Savaşı'nda Wolfsburg fabrikası Amerika tarafından vuruldu. Fabrika bir süre sonra İngiliz Ordusu'na devredilerek kurtarılmaya çalışıldı. İngiltere ordusundan Binbaşı Ivan Hirst savaşta hasar alan fabrika için 1945'te büyük otomotiv şirketlerine teklif götürdüyse de Beetle'ın tasarımının 'çirkin' olduğu gerekçesiyle geri çevrildi.
Emir verilmişti bir kez. Hirst, fabrikayı askerlerin çabalarıyla tekrar Beetle üretir hale getirmişti. 1945 sonunda 58 Volkswagen üretildi. Halkın otomobili, 25 beygirlik motoru, geniş farları ve kaplumbağayı andıran görünüşüyle 'Beetle' (iri böcek) olarak anılmaya başlayınca popülaritesi arttı.
İngiliz askeri yetkilileri fabrikayı 1948'e kadar yönetti. 1946'da ilk dönüm noktasına ulaşılmıştı bile.
10 bininci Volkswagen hatlardan indi. 1947'deki kömür kıtlığı fabrikanın geçici olarak kapanmasına neden olmuştu. Bu arada çalışan sayısı 1948'de 8 bin 400'e ulaşmış ve neredeyse 20 bin araç üretilmişti. Ağustos 1947'de ise ihracat başladı. Hollandalı Pon kardeşler Volkswagen'ın ithalatçısı oldu ve ilk teslimatta 56 Beetle aldılar. Bir yıl sonra ihracat Belçika, Danimarka, Lüksemburg, İsveç ve İsviçre'ye yayıldı. Savaştan çıkmış, yıkık durumdaki ülke için çok gerekli olan ilk döviz akışı da o zaman gerçekleşti. 4 bin 464 adet tosbağa 21 milyon mark getirdi! Böcek büyük iş başardı.


Porsche'da Beetle şasisi

1948'in sonunda fabrikanın yönetimi Almanya tarafından mühendis Heinrich Nordhoff'a verildi. Nordhoff, "Tosbağa'da bir köpekteki pireler kadar çok hata var" diyordu. Düşük satın alma gücü sorunu devam etse de hâlâ Beetle'ın halkın otomobili olduğu düşünülüyordu.
8 Ocak 1949'da Hollanda'dan yola çıkan bir tosbağa kıtaları aşarak Amerika'yı keşfetti! 1950'lerde Amerika yollarında 50 bin Beetle vardı. 100 km'de ortalama 5.5 litre yakıt tüketen boxer motoru, Almanya'nın ekonomik mucizesinin ardındaki motor olarak tarihe geçmişti. Bu arada 1948'de Porsche'un ilk modeli olan 356, Beetle şasisi üzerine yapılmıştı. Bugünkü Porsche modelleriyle karşılaştırıldığında inanılması güç geliyor.


Disney'in yıldızı: Herbie

Fabrika çalışanları büyük rakamlara alışmaya başlamıştı. 1955'te büyük bir dönüm noktasına ulaşıldı; 1 milyonuncu VW Tosbağa üretim hattından çıktı. Dünyada oluşan anti-kapitalizm dalgası, Hitler tarafından yaratılmış olsa da Beetle'ın ününe ün kattı. Tosbağa, özgürlüğün ve aşkın sembolü oldu. 1967'de Almanya'daki fabrika sayısı beşe ulaşmış, 10 milyonuncu Tosbağa üretilmişti. Beetle, 1968'de The Love Bug (Aşk Böceği) isimli filmde Herbie ismiyle başrollerden birini kaptı. Disney yapımı filmde Beetle, canlı ve başına buyruk bir yarış otomobilini canlandırıyordu. Filmlere, şarkılara konu olan tosbağa, '60'ların hippi kuşağının da en önemli sembollerindendi.


Yeni dünya şampiyonu

Otomotiv endüstrisi geliştikçe seçenekler artıyor, Beetle'ın üretimi yavaş da olsa düşüyordu. Takvimler 17 Şubat 1972'yi gösterdiğinde Beetle, 15 milyonluk üretimle daha önce Ford Model T'nin sahip olduğu en çok üretilen araç rekorunu kırdı. Ama o zamana kadar şirketin model programını oluşturan tek araç kültürünün sonuna yaklaşılmıştı.
Yaklaşık 30 yıllık üretim tarihinin ardından 1974'te Wolfsburg'da bir dönemin sonuna gelindi. Otomobil tarihinde başka hiçbir araç bir fabrika ve üretim yeriyle bu kadar özdeşleşmemişti. Wolfsburg'un adı 'Beetle City' (Tosbağa Kenti) idi. Almanya dahil 20 ülkedeki tesislerde üretim sürüyordu. 1978'de Almanya'daki son üretim yapıldı. Bundan sonra Avrupa'nın talebini Belçika ve Meksika'daki fabrikalar karşılayacaktı.


'Giugiaro kurtar bizi'

Satışlar eskisi gibi gitmiyordu. Çaresizlik içindeki firma ünlü İtalyan tasarımcı Giorgetto Giugiaro'dan yardım istedi. Giugiaro, 1974'te Beetle şasisi üzerine Golf modelini tasarladı. Beetle, artık yerini Golf'e bırakmıştı.
1980'lerin sonuna doğru Meksika hükümeti 'klasik Tosbağa'nın fiyatını yüzde 20 düşüren bir kararname çıkardı. Bu da 'Sedan Clasico' adı verilen aracın Meksika pazarındaki en ekonomik araç olmasını sağlıyordu. VW, 1998'de Beetle'ı yeniden tasarlayarak New Beetle ismiyle piyasaya sundu. Tabii bu tosbağa büyükbabasına göre biraz daha büyüktü.
Meksika'daki VW fabrikası Tosbağa'nın yolculuğunun 21. yüzyıla uzanmasına yardım etti. Beetle modeli teknolojiye ve yeni yönetmeliklere yenik düştü. Bugünün gereklilikleri Beetle'ı aştı. 2003 Temmuz'da 21 milyon 529 bininci son Beetle bantlardan indi. Acı ama gerçek; daha konforlu küçük otomobillerin rekabeti nostalji dinlemiyor.

Radikal Gazetesi - 2007

Tesla Bobini

1892'de Yugoslav mühendis Nikola Tesla tarafından bulunan Tesla bobini, yüksek gerilim ve yüksek frekanslı bir akım kaynağıdır. Düşük gerilim kaynağını yüksek gerilim kaynağına dönüştürmek için, bir İNDÜKSİYON BOBİNİ kullanılır. İndüksiyon bobininin ikincil sarımuçlan (yüksek gerilimin uçları), bir kıvılcım aralığına (Tesla'nın ilk aygıtında kıvılcım aralığı yerine, bir Leyden şişesi yerleştirilmişti) bağlanır. Devre, Tesla bobininin birincil sarımı ve KONDANSATÖR üstünden tamamlanır. Birincil sarım magnetik olmayan bir çekirdek üstüne sarılı birkaç sargıdan oluşur ve çok sargılı olan ikincil sarımdan, ya hava boşluğuyla ya da yağla ayrılır.

Birincil sarımdaki gerilim, tıpkı indüksiyon bobinindekine benzer bir süreçle artarak, ikincilden çıkar. Birincil devrede bulunan kıvılcım aralığı, akımın birincil bobinde birkaç milyon hertzlik bir salmımla titreşmesine neden olur. Titreşimin etkisiyle ikincil uçlardan, hem yüksek gerilim, hem de yüksek frekans elde edilir. Aygıt genellikle, deneysel çalışmalarda kullanılır.
ikincil devreye, birincille rezonansa geçmesi (Bk. REZONANS)
için, ayarlı bir kondansatör bağlanabilir. Böylece, ikincilde en yüksek frekans elde edilir. Birincil devrede/ indüksiyon bobini yerine TRANSFORMATÖR de kullanılabilir.

İkincil akımın frekansı çok yüksek olduğundan, ikincil devre çevresinde düşük ve yüksek gerilim noktaları oluşur. Bu akım iki paralel telde oluşturulup, aralarına «Geissler tüpü
Kaçak bulma: Camdan yapılmış büyük vakum aygıtlarındaki kaçakları saptamada, yukarda anlatılan olaydan yararlanılır. İkincil sarımın çıkış ucu, cam vakum aygıtının dışına yerleştirilir. Sistemde bir kaçak varsa ve basınç 10 mm cıva sütunu (torr) düzeyindeyse, sisteme sızan havada bulunan azot, pembe renkli bir parlama oluşturur. Basınç 1,5 torr ise, parlama çizgiler halindedir. Bu çizgiler, basınç 0,05 torr'a geldiğinde büyür. Daha büyük değerlerde de, aygıtın yüzünde, yeşil renkli flüoresan parlamalar gözlenir.

Kuşku duyulan bir kaçak noktasını saptamak için, bu nokta üstüne bir miktar eter, karbontetraklorür ya da aseton dökülür. Uç bu maddelerden birine yaklaştırıldığında, buharlaşma nedeniyle aygıtın iç yüzünde çok şiddetli bir aydınlanma oluşur. Uç -tam kaçak noktasına değdiği anda da, bir elektrik deşarjı ortaya çıkar. Yöntem, metal sistemlerde kullanılamaz; kullanılsa da pek duyarlı sonuç vermez.

ve en son ;






Sualtı hokeyi


Sualtı hokeyi iki takımın bir yüzme havuzunun altında birbirlerinin kalesine pakı göndererek golatmak için mücadele ettiği, sporcuların birbirine temas etmeden oynadıkları bir spordur.

Ekipmanlar

Oyuncular oyun esnasında şnorkel, palet ve dalış maskesi giyerler. Giyilen güvenli teçhizatlar genelliklesu topu başlıklarında olduğu gibi kulak koruması, dişlik ve eldivenleri içerir. Oyuncular oyunun geçerli kuralları pakı iki elde de taşımaya izin verdiğinden, iki ellerine de koruyucu eldiven giyebilirler.

Oyundaki sopalar oldukça küçüktür(yeni kurallara göre, 350 mm'den fazla olamazlar.) ve oyuncuların takımlarını belli etmeleri amacıyla siyah veya beyaz olarak renklendirilmişlerdir. Turnuva maçlarında müsabakadan önce bu renkler iki takıma karışık olarak verilir ve oyuncuların sopaları ve başlıklarında yer alırlar.

Pak yaklaşık olarak buz hokeyindeki ile eşit boyutlardadır fakat kurşun ya da benzeri bir materyelden yapılmıştır ve plastik kaplama ile çevrilmiştir. Plastik kaplama sayesinde sopanın yüzeyi ile pakı kavramak daha kolay bir hale gelmektedir. Pakın ağırlığı havuz dibine batmasına rağmen pas atıldığında kolayca taşınmasını sağlar.

Üç metrelik genişliğe sahip kaleler, oyun alanının sonunda karşı karşıya ve havuzun dibinde bulunmaktadır.


Oyunun kuralları ve oynanışı

12 kişilik kadrodan seçilen 6 kişilik iki takımla oynanır. Oyunlar 15 dakikalık iki devre ve 3 dakikalık devre arasıyla 33 dakikada oynanır. Oyunun amacı daha fazla gol atmaktır. Goller 3 metreye 25 cm olan kalelere, pakın beyaz veya siyah sopalarla atılması ile sağlanır. Oyuncular sıra ile su altına dalarlar ve eğer eşitlik bozulmazsa maç 5 dakika uzatmaya gider. Eğer beraberlik bozulmazsa ilk gol atan kazanır.





Facebook ve Kişisel Bilgi Güvenliği



İnsan düşünmeden edemiyor; şimdiye kadar elde etmek için binbir tuzak kurulan kimlik bilgilerimizin; edinilmesi için bilgisayarımıza cookie’ler yönlendirilen kişisel hobilerimizin, doğru kişiyle eşleştirmenin internet ortamında neredeyse imkansız olduğu fotoğrafımızın, bir arada hedefe sunulduğu bir web sitesi, acaba kişisel verilerin ele geçirilmesi konusunda yapılmış bir nokta atışı mı, yoksa sadece paylaşım amacı güden bir buluşma noktası mıdır?


Facebook Gizlilik Politikası Çerçevesinde Olası Tehlikeler

Facebook’ta sizi bekleyebilecek iki tehlike;
1. Bilgilerinizin site kullanıcıları tarafından ulaşılabilir olması (Bu durumun yaratabileceği tehlikeleri gizlilik ayarlarınızı değiştirerek minimuma indirmeniz mümkün)
2. Bilgilerinizin site yönetimi tarafından 3. kişilerle paylaşılabilir olması ( Bu ihtimal, Facebook sistemine girerken kabul ettiğinizi beyan ettiğiniz hususlar arasında yer aldığından yapabileceğiniz bir şey yok)
1 milyonu Türk olan, 48 milyon kullanıcının profil sahibi olduğu Facebook’un kuruluş amacı, “Privacy Policy” bölümünde şu şekilde açıklanmış;
“Facebook’u arkadaşlarınızla ve çevrenizdekilerle kolay bilgi paylaşımı yapabilmeniz için kurduk. Facebook’ta paylaştığınız bilgiye dünyadaki herkesin vakıf olmasını istemeyeceğinizi anlıyoruz; işte bu yüzden bilgilerinizin kontrolünü size veriyoruz. Gizlilik ayarlarımız, profilinizdeki bilgiyi, kendi ağınız ve size bildirdiğimiz diğer makul topluluk takyitleri içerisinde sınırlandırır[1].”[2]
Ancak, aynı bölümün aşağılarında, site ile ilgili en çok tartışılan husus, açıkça belirtilmiş;
“Topladığımız Bilgi[3]”[4]
Bu başlığın altında açıklandığı üzere, Facebook tarafından toplanan 4 tür bilgi olduğu belirtilmiş;
1. Kesin Kişisel Bilgi (İsim, e-posta adresi, telefon numarası, adres, cinsiyet, okuduğunuz okullar ve kişi tarafından sağlanan her türlü kişisel bilgi)
2. IP Adres ve Web Tarayıcı (Browser) türü (Web tarayıcınız aracılığı ile bilgisayarınıza cookie[5] ’ler gönderilebileceği ve bir sonraki girişinizde size kolaylık sağlaması için kullanıcı adınızın da cookie’ler aracılığı ile kayıt altına alındığı da belirtilmiş)
3. Kişisel profiliniz, ilişki biçiminiz, göndermiş olduğunuz mesajlar, yaptığınız aramalar, kurduğunuz gruplar, eklediğiniz etkinlikler, “applications”lar.(Facebook, bu bilgileri toplamasının nedeni size uygun özel hizmetler sunabilmesi olarak belirtmiş, ve bu bilgileri değiştirseniz, silseniz dahi eski şekillerinden bir versiyonun da “erişim kolaylığı amacıyla” facebook arşivlere eklendiği ifade edilmiş[6] , bu bilgiler üyeler tarafından görülür olmasa da facebook arşivlerinde yerlerini alıyor.)
4. Sizinle ilgili Facebook dışı kaynaklarda (bloglar, gazeteler vb.) yer alan bilgiler, diğer facebook kaynakları (örneğin, isminizin “tag”landiği fotoğraflar)[7]

Facebook Gizlilik Politikası sayfasında Facebooka yazdıklarımızdan kendimizin sorumlu olacağı ve sitenin herhangi bir sorumluluk almayacağı da belirtilmiş. Gizlilik politikası sayfasında en dikkat çeken ifade, kişisel mesajlarınız dahil, facebook’a giren bilgilerinizi silseniz dahi arşivlerde kalması. Kısacası verdiğiniz bilgiler artık sitenin kullanımına geçiyor ve isteseniz de kayıtlardan silinmiyor. Bu, aslında alışık olmadığımız bir durum değil, e-postalarınızı, cep telefonunuza gelen SMS’leri sildiğinizde de de, bunlar sağlayıcının arşivinde veriler olarak yerini alıyor. Aksi düşünülseydi, hakaret içeren e-postasını posta kutusundan silen faillerin bulunması, youtube’a hukuka aykırı nitelikler içeren videolar yükleyen ve daha sonra kaldıran kimselere erişilmesi mümkün olmazdı.
Gizlilik Politikası sayfasında, Bilgilerinizin 3. kişilerle şu 3 halde paylaşılacağı belirtilmekte;
1.Servisin takdimi için zorunlu olması halinde,
2.Hukuken istenmesi halinde,
3.Kullanıcının izni olması halinde.
Sisteme giriş yaparken bilgilerinizin paylaşılabilir olduğuna razı geldiğiniz için her halükarda 3. madde her profil açısından sağlanmış oluyor.
Kullanıcıların ne gibi bilgilerinin kimlerle paylaşılacağı tek tek ifade edilmiş olsa da, bilgilerin devredilmesinden menfaat ya da para sağlanacağına dair açık bir ifade kullanılmamış.
Privacy Policy’deki ”Facebook’u kullanmakla, kişisel verilerinizin Amerika Birleşik Devletlerine transferi ile özel işleme tabi tutulmasına izin vermiş olursunuz.”[8]ifadesi ile Facebook’un Amerikan Gizli Servislerinin eseri olduğu konusundaki düşüncenin çok da paranoyakça olmadığı izlenimi doğuyor. Bir site oluşturduğunuzu varsayın, sitenin topladığı bilgilerin “artık ülkenize ait olduğunu” değil de “web sitesinin sahibine ait olduğunu” belirtmeniz daha olası görünmez miydi?


Ulusal ve Uluslar arası Mevzuat Bakımından Facebook

Kişisel verilerin korunması hakkındaki kanun henüz yasalaşmadığından, bu konuda Türk Ceza Kanununun 135. maddesi halen tek düzenleme olma özelliğini koruyor. Maddeye göre;
“(1) Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
(2) Kişilerin siyasî, felsefî veya dinî görüşlerine, ırkî kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlâkî eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgileri kişisel veri olarak kaydeden kimse, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. “
Madde gerekçesinde;
“Bu suçun oluşabilmesi için, kişisel verilerin hukuka aykırı bir şekilde kayda alınması gerekir. Kişinin rızası ile kendisiyle ilgili bilgilerin kayda alınmasının suç oluşturmayacağı muhakkaktır. Belirli nitelikteki kişisel verilerin kayda alınması kanun hükmünün gereği olarak yapılmaktadır. Bu bakımdan, çeşitli kamu kurumlarında verilen kamu hizmetinin gereği olarak kişilerle ilgili bazı bilgiler ilgili kanun hükümlerine istinaden kayda alınmaktadırlar. Bu durumlarda, söz konusu suç oluşmayacaktır.
Maddenin ikinci fıkrasında, kişilerin siyasî, felsefî veya dinî görüşlerine, ırkî kökenlerine, ahlâkî eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgileri kayda almak, suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bunlardan kişilerin ahlâkî eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgilerin kayda alınmasına kanunlarda özellikle suçlulukla mücadele bağlamında, suç ve suçluların ortaya çıkarılmasını sağlamak amacıyla belli ölçüde izin verilebilir. Bu durumlarda söz konusu suç oluşmayacaktır. “
Madde metni ve gerekçesinde, kişisel verilerin kaydedilmesinde, bilgileri kaydedilen kişinin rızasının hukuka uygunluk sebebi olduğu belirtilmiş; ancak madde metninde, ikinci fıkrada belirtilen siyasi, felsefi veya dini görüşlere, ırki kökenlere, ahlaki eğilimlere, cinsel yaşamlara, sağlık durumlara, sendikal bilgilere ilişkin bilgilerin kayda alınmasının her halükarda mı, ilgilinin rızası olmadıkça mı suç teşkil edeceği tam olarak anlaşılamamakta.
Facebook sistemine dahil olurken kabul ettiğiniz bazı hususlar olduğundan, kişisel bilgilerinizin kaydedilmesi de bu madde korumasına girmiyor, ikinci fıkrada belirtilen bilgilerin kaydedilmesi, her ne kadar siteye kişiler tarafından sağlansa da, bunlar ayırt edilmeksizin 3. kişilerle paylaşılabildiği ve özel işleme tabi tutulduğundan, kaydedilmeleri hukuka uygun görünmemektedir. Kişisel verilerin korunması hakkında temel teşkil eden, Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan Kişisel Nitelikteki Verilerin Otomatik İşleme Tâbi Tutulması Karşısında Şahısların Korunmasına Dair Sözleşmesindeki ifade de bu kanıyı desteklemektedir;
“İç hukukta uygun güvenceler sağlanmadıkça, ırk menşeini, politik düşünceleri, dini veya diğer inançları ortaya koyan kişisel nitelikteki verilerle sağlık veya cinsel yaşamla ilgili kişisel nitelikteki veriler ve ceza mahkumiyetleri, otomatik bilgi işlemine tâbi tutulamazlar.”
Tüm bunların dışında Facebook’un bir tür cookie cenneti olduğundan şüphe yok. Yine siteye girerken siteye reklam verenlerin bilgisayarınıza cookie yönlendirebileceğini kabul ediyorsunuz. Cookie’lerin topladığı bilgilerin çok da önemli olmadığı ortada olsa da, dolaylı rızamızla, tam olarak bilmediğimiz nitelikteki bilgilerimizin toplanması, hatta birilerinin alışkanlıklarımızı “izliyor” olması yine de korkutucu gözükmekte. Kişilerin alışveriş yaptıkları web sitelerini takip ederek profillerinde yayınlayan “beacon” programı da bazı sivil toplum kuruluşlarının tepkisini çoktan çekmiş durumda.
Kişisel Verilerin Korunması Hakkındaki Tasarı henüz kanunlaşmasa da, “kişinin rızası” ile karşı tarafa verileri sınırsız kaydetme hakkı tanıdığından, Avrupa Konseyi’nin hazırladığı dayanak sözleşmeye çok da uyumlu sayılmamaktadır. İnternet kullanıcılarının tümünün bilinçli olmadığı ve internet ortamının sınırlardan muaf, uluslar arası bir ortam olduğu düşünüldüğünde, ülkelerin vatandaşlarının bilgilerini koruma altına almalarının tamamen kendi inisiyatiflerine bırakılması kanunu etkisiz kılmaktadır.

Sonuç

Facebook hakkında tüm söylenenlere rağmen, en uç tepkiyi vererek
www.facebook.com’dan tümüyle uzak durmak çözüm olmayacaktır. Bilindiği üzere, internet, yapısı gereği güvenli bir ortam olmayıp “bilinçli kullanımı” gerektirmektedir. Bu nedenle, Facebook hesabı olanlar da basit önlemleri alarak ve mümkün olduğunca az ve kişiye özel olmayan nitelikteki bilgileri paylaşarak, internet sosyalleşme ağındaki yerlerini koruyabilirler.


[1]“We built Facebook to make it easy to share information with your friends and people around you. We understand you may not want everyone in the world to have the information you share on Facebook; that is why we give you control of your information. Our default privacy settings limit the information displayed in your profile to your networks and other reasonable community limitations that we tell you about”
[2]
http://www.facebook.com/policy.php, (erişim tarihi:22.12.2007)
[3] “The Information We Collect”
[4]
http://www.facebook.com/policy.php, (erişim tarihi:22.12.2007)
[5]Kullanıcının bilgisayarına yerleşerek hakkında bazı bilgileri depolayan veri parçası.
[6]When you use Facebook, you may set up your personal profile, form relationships, send messages, perform searches and queries, form groups, set up events, add applications, and transmit information through various channels. We collect this information so that we can provide you the service and offer personalized features. In most cases, we retain it so that, for instance, you can return to view prior messages you have sent or easily see your friend list. When you update information, we usually keep a backup copy of the prior version for a reasonable period of time to enable reversion to the prior version of that information.
[7]Facebook may also collect information about you from other sources, such as newspapers, blogs, instant messaging services, and other users of the Facebook service through the operation of the service (e.g., photo tags) in order to provide you with more useful information and a more personalized experience.
[8]By using Facebook, you are consenting to have your personal data transferred to and processed in the United States

Av. Özge EVCİ l Teşekkürler l

Marree Man










Marree Man 26 Haziran 1998 de bir uçak yolculuğu sırasında keşfedilir ve yeryüzünün bilinen en büyük geoglyph (arazi enstalasyonu) olarak kabul ediliyor. Güney Avusturalya Marree şehri civarında bir plato üzerinde ve nasıl yapıldığı konusunda pek bir fikir yok. Bir Aborjin Avcısı figürü olduğu tahmin ediliyor. Yüksekliği 4.2 km dairesel genişliği 15- 28 km.






Çatal Hakkında Bilgiler



15. -16. yüzyıllardan bu yana yemek yemek için kullanılan ucunda dört adet sivri dişi olan kökeni orta avrupa ya dayanan elle tutulacak şekilde uzun ekseni olan alettir.tarih boyunca demir, gümüş,tunç,altın ,çelik ten ve bunların alaşımlarından yapılmıştır.bazılarında çok sanatsal motifler de olmaktadır.estetik ve kullanım bakımından değişiklikler arzeder.
yemekte çatal kullanımının görgü kyralları ile yakın ilişkisi vardır. avrupa kıtasında yemek yerken bıçak sağ elde tutulurken çatal sol elde tutulur.sofrada tabağın sağ tarafında bıçak varken sol tarafında ise çatal bulundurulur.amerika kıtasında ise durum tamamen tersine olup yemek yerken çatal sağ elde tutulur.

Jesus Christ Lizard



Iguana ailesinden gelen su üzerinde yüreyebilen kertenkele Jesus Christ Lizard.

Robert Pershing Wadlow



Robert Pershing Wadlow'un babasıyla çekilmiş resmi.

Robert Pershing Wadlow (22 Şubat, 1918 - 15 Temmuz, 1940) Tıp tarihinde tanınmış en uzun boylu insandır.Alton Illinois de doğduğu için Alton devi olarak da tanınırdı. Öldüğünde 2.72m boy ve 220Kg ağırlığa sahipti.Uzun boyu ve durmaz büyümesi "pituiter hipertofisi" (Hipofiz bezinin aşırı büyümesine) ve aşırı büyüme hormonu yapımına bağlıydı ve bu olay onun ölüm zamanına kadar büyümesinin durmamasını açıklıyordu.

Yaşamının ilk yılları

Robert 22 Şubat 1918 'de Alton, Illinois'de Addie ve Harold Wadlowun ilk çocukları olarak doğdu. 5 kardeş olarak büyüdüler. 1936da Alton lisesinden mezun olduktan sonra Shurtleff College'e Hukuk okumak üzere kaydını yaptırdı. 1937de tüm zamanların en uzun boylu insanının rekorunu daha 2.6m boyu varken kırdı!

Ayakkabıları hala A.B.D.'nin Alton Sanat ve Tarih müzesi dahil çeşitli bölgelerinde sergileniyor. Ayakkabıları ona promosyon ve reklamcılık için ücretsiz verilirdi.


Yaşamının son yılları

Yaşamının son yıllarında artık vücudu onun uzun boyunu kaldırmakta yetersiz kalıyordu. artık yürümek için bacak desteklerine ihtiyacı vardı ve ayak ve bacaklarında çok az hissi kalmıştı. 27 Haziran 1940da yani ölümünden sadece 18 gün önce boyu doktorları C. M. Charles ve Cyril MacBryde, St. Luis'deki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesinde 2.72m ölçülmüştü. Ölüm zamanında o amerikanın en ünlü insanlarındandı. şöhretini özellikle 1936da Ringling kardeşleri sirkiyle yaptığı A.B.D. turu, 1938de INTERCO ile yaptığı promosyon turu ve katıldığı A.B.D. milli kutlamalarına borçluydu. ve ölümüne kadar bu turlara devam etti.


Ölümü

4 Temmuz 1940da Ulusal Orman Festivali sırasında yaptığı gösteride bacak ortezlerinden biri ayağını vurdu. yara yerinde çıkan kabarcığı takiben ayağı enfeksiyon kaptı. Doktorların acil operasyonlarına ve müdahelelerine rağmen Robert 15 Temmuzda uykudayken öldü. Daha 22 yaşındaydı. 19 Temmuz 1940'daki cenaze törenine 40.000 kişiye yakın katıldı. Tabutu yarım-ton ağırlığındaydı ve 12 kişi tarafından taşınması gerekiyordu. Robertin ailesi onun cenazesinin kutsallığına inandığı için cenazenin çalınması veya rahatsız edilmesini önlemek için cenazenin betonla örtülmesini istedi.